Ünlü değil, önemli bir oyuncu olarak anılmak istiyorum
Ünlü değil, önemli bir oyuncu olarak anılmak istiyorum
Kimimiz Çılgın Bediş’in tatlı sert okul müdiresi, kiminiz Aliye’nin gelenekçi, otoriter kayınvalidesi İkbal olarak tanıdı Ayten Uncuoğlu’nu. Şimdilerdeyse Kavak Yelleri’nde Mine’nin anneannesi Ayşe karakteri ile gönüllerde taht kurdu
zmir’de güneşin iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladığı bir yaz günü Alsancak Sevinç Pastanesi’nde buluştuk Ayten Uncuoğlu’yla. Bir yandan dondurmayla ferahlarken, bir yandan da şen kahkahaları eşliğinde başarılı sanatçımızı tanımanın keyfine nail olduk. Hayatın her anının tadını çıkarmaya özen gösterdiğini vurgulayan Ayten Hanım ile kendisi, yaşam ve oyunculuk üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.
Tiyatro ya da oyuncuculuk tutkusu nasıl doğdu?
Bu şiirle başladı bende. İlkokulda şiir okurdum, yıllar geçti bir baktım ki tiyatrocu olmuşum. Şiiri hala çok seviyorum. Bir de “Çocuk Saati” benim hayatımı değiştiren, çok sevdiğim ve keyif alarak yaptığım bir programdı. 1964 yılında TRT’de Radyo Tiyatrosu başladı. Radyo Tiyatrosu deyince okul radyosu, arkası yarınlar, mikrofonda tiyatrolar, çocuk bahçeleri hepsi vardı işin içinde ve günde 10-11 saatimiz radyoda geçiyordu. Ankara Radyosu’ndaydık. Birlikte oynadığımız ablalarımız, ağabeylerimizin hepsi ya Devlet Tiyatrosu’ndan ya Ankara Sanat’tan ya da Ankara’nın diğer tiyatrolarındandı. Ben, Yıldırım Önal, Kerim Afşar, Cüneyt Göksel, Macide Tanır, Işık Yenersu, Çetin Tekindor, Cihan Ünal… Bütün isimleri saymamın imkanı yok. Sayısız gerçek tiyatrocuyla birlikte çalışma fırsatım oldu. Gençlik yıllarım böyle geçince, tiyatrodan başka mesleğim olamayacağını anladım.
Sanatçı apoletini fazlasıyla hak etmişsiniz…
Hep öğrencilik yapıyorum. Galiba bu benim hayata bakış açım. Her şeye yeniden başlamayı çok seviyorum. Yeni bir karakter analizi yapmaya, metni öğrenmeye bayılıyorum. Çünkü, ister tiyatro ister dizi ya da sinema senaryosu olsun hepsinin içinde insan var. İnsan hikayeleriyle haşır neşir olmak, onları anlayarak bu hikayeleri yansıtabilmek, benim hep çok hoşuma gitti. Gerçekten de başka bir şey yapamazmışım gibi geliyor artık. Ömür ne kadar sürer, neler olur bilemem ama yapabildiğim sürece devam edeceğim farklı insan portrelerini yansıtmaya.
Oyunculuk kariyerinizde size en keyif veren şey nedir?
Setler ve tiyatro kulisleri. Özellikle provalar ve ilk çalışma dönemi. Kimse bilmez benim ne zaman çalıştığımı. Zaten görünürde de bir çalışma yapmam. İlk önce içten içe kurgularım, düşünürüm ve haşır neşir olurum. Kurgularım derken “Aman ben şunu şöyle yapayım, böyle yapayım” değil. Kafamda kendi kendine şekillenip gelişir karakter.
O zaman hayatın içindeki detayları ve insan portrelerini çok iyi gözlemliyorsunuz…
Hiç farkında olmadan yapıyorum bunu. Mesela şuradan kaç kişi geçiyor ve ben biliyorum ki mutlaka bir şeyler almışımdır. Bir bakıyorum ki ben gördüğüm bir hareketi yapıyorum. Yıllar önce annemin yaptığı bir hareketi ben Aliye dizisindeki İkbal Hanım karakterimde yaptım. Kavak Yelleri’ndeki Ayşe Teyze karakterinde teyzemin yürüyüşünü yapıyorum. Hatta geçen gün hocam Prof. Ayşegül Yüksel dedi ki, “Bakıyorum, benim gibi yürüyorsun. Hem biraz dizlerin ağrıyor koşturmaktan hem her şeye yetişmek istiyorsun. Yetişemediğin için heyecanlanıyorsun, elin ayağın birbirine dolaşıyor.” (basıyoruz kahkahayı) Bunları duymak insanı çok mutlu ediyor. Nasıl oluyor bilemiyorum o yüzden bu konuda bir reçete veremiyorum. Gençlere söyleyebileceğim tek bir şey var, hayata güzel bakın umutsuz kalmayın, ilişkisiz kalmayın. Galiba gerisi kendiliğinden oluyor.
Kavak Yelleri’nin Ayşe Teyzesi gerçek hayatta neler yapar, ilgi alanları neler?
Her şeye ilgim var, Türkiye’ye, dünyaya, insana ilgim hiç tükenmiyor gibi geliyor. Ajans haberleri olmadan yapamam mesela. Gazete ve kitap okumayı çok severim. Her gün bir tane de olsa gazete alırım. Yeni çıkan kitaplardan yakalarsam kendimi mutlu hissederim. Cumhuriyet ve Radikal’in kitap eklerine bayılırım. Bulmaca, sudoku çözmek bana iyi gelir. Özellikle sudoku, beni uyandırıyor, canlandırıyor, sevindiriyor.
Anlaşılan siz dikkat isteyen şeylerden keyif alıyorsunuz...
Sanat sadece içinden geleni yansıtmakla bitmiyor. Hem dikkat hem de müthiş bir emek var. Tabi burada bahsettiğimiz fiziksel bir emek değil. Sesinizi daha iyi hale getirmek için kurslara, workshoplara giderseniz, bunlar fiziksel emeklerdir. Ama ilk emek onun adı yok işte. O, kendinizi beslemeniz, kendinizi doyururken doymamaya çalışmanız ve hep yeniye bakmanızdır. Eskiye takılı kalırsanız, bence anı yaşayamazsınız. İçinde bulunduğum anı dolu dolu yaşamak ve hissetmekten bahsediyorum. Keşke ile başlayan cümlelerin benim hayatımda hiçbir zaman yeri olmadı. Aslında çok az şey öğreniyoruz. Çok az insan törpüleniyor. Tabi ki değişime çok inanıyorum ama değişim birden bire gelmiyor. Oraya gelene kadar yaşanan bir süreç var. Akü doluyor ve birden bire başka bir kişi oluyorsunuz.
Tiyatro, dizi, sinema, radyo…
Ayten Uncuoğlu için önce hangisi?
Elbette teknik farklılıklar var ama ben hiçbirini ayırt edemem. Hepsi benden bir parça. İşimi iyi yaptığım zaman aldığım keyfi hiçbir şeye değişmem. Prestij olarak bakarsak eğer, tabi ki beyaz perdenin kalıcılığından dolayı daha ayrı bir yeri var. Diziler ise en dezavantajlı olanı.
Biraz bu dezavantajlardan bahseder misiniz?
Koşullar çok zor. Gerçekten de genci yaşlısı, teknik ekip çok yoruluyor. Oyuncuların arada boş günleri ya da zamanları oluyor ama teknik ekip için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bir reji asistanı, bir ışıkçı, bir yönetmen yardımcısının, bir set işçisinin her anı dolu sabahtan akşama kadar. Benim sahnem bitiyor, bir başka arkadaşımın sahnesi başlıyor. Teknik ekip devam etmek, yine seti düzenlemek, makyaj yapmak ve ışığı ayarlamak zorunda. O yüzden teknik ekibin şartları son derece ağır. Bu sebeple özellikle onların çalışma düzeni iyi oluşturulmalı, en azından arada bir nefes alabilmeleri sağlanmalı ya da dakikalardan kısılması gibi çözüm yolları üretilmeli.
Genelde insanlar kendi koşullarının ağırlığından bahseder ama siz teknik ekibin güçlüklerini dile getiriyorsunuz… Farklı bir kişiliğiniz olduğu kesin…
Gerçek bu. Bir oyuncu “Çok yoruldum” der, bir beş dakika dinlenir ama teknik ekipteki arkadaşlarımın böyle bir lüksü yok. Gidin bakın setlerde hiçbir teknik arkadaşın yüzü gülmez. Yönetmenin de gülmez çünkü o da her şeyden sorumludur. Yani işimiz zor. Oyuncunun da yorulmaması gerekiyor tabi. Görünen oyuncu çünkü. Mesela Kavak Yelleri’ndeki 4 genç arkadaşım bazen her gün çalışıyorlar. Saatlerce, 16-17 saat bazen 24 saati aşıyoruz. O çocuk ertesi gün yüzünü nasıl göstersin, hele ki ilk dizisiyse. Yani oyuncunun işi de zor ama tüm bunlara rağmen gene de teknik ekibin işi herkesten zor. Fiziki olarak çok yıpranıyorlar. Bizde daha çok manevi yıpranma söz konusu. Duygusal, ağır bir sahneden çıkınca başka bir sahneye geçerken aralığımız olmuyor. Üstümü değiştirir gibi içimi, duygularımı değiştiriyorum. O yüzden benim de sağlığımın, manevi bakımdan duygusallığımın kontrolümde olması lazım.
Bu kadar birikime ve eğitime rağmen hala öğrenmeye devam ediyor musunuz?
Evet, ben hala çalışıyorum ve hala bir şey öğreniyorum. “İşimi iyi yapmak, mesleğimde ilerlemek, ünlü değil önemli bir oyuncu olmak istiyorum” dediğim zaman işler çok daha keyifli oluyor. Ünlü olunca zaten işinize değil, başka bir şeye bakıyorsunuz. “Kaşım, gözüm nasıl acaba” gibi… (basıyoruz kahkahayı) Öbür türlü böyle şeyler umurunuzda olmuyor. Rolüm geliyor, okuyorum “Aaaaa, bu çok güzel” diyorum. Mesela ‘Rina’ filminin senaryosu geldiğinde dedim ki, “Bu çok güzel. Ne babaanne ne de kayınvalide, sadece yalnız bir kadın…” Üstelik de aşkı terk etmiş ve gelinlik diken bir terzi. Çok heyecanlandım.
Evet, Rina’da gerçekten alışılmışın çok dışında, hayatı ironi üzerine kurulu bir karakteri canlandırdınız. Sevgilisinin terk etmesinden dolayı aşka küsmüş, “aşk” kelimesini duymak istemiyor. Fakat bir yandan da aşka ve sevgiye olan özlemini evlilik hayaline kavuşanlara
gelinlik dikerek gidermeye çalışıyor…
Ne kadar güzel anlamışsın karakteri, işte benim yapmak istediğim de, yansıtmak istediğim de buydu biliyor musun? Çok hoşuma gitti, bu beni en mutlu eden şeylerden biri. Bu meslekte işte bunu seviyorum ben. Ben “Ne güzel oynadın” cümlesinden çok, bunu anlatabildiysem işte ne mutlu bana. Seyretmişlerdir inşallah…
Sırlarınız var mıdır?
Herkesin kendine sakladığı bir şeyler vardır hayatında. Benim de sırlarım var, kendi kendime kalmayı çok severim. Yalnız olmayı severim ama hayattan kopmam elbette. Yalnızlıktan korkmam, söylediğim gibi iyi de gelir bana.
Pek çok insanın korkusudur yalnızlık, siz ise bir anlamda terapi gibi olduğunu söylüyorsunuz yalnızlığın…
Ben tek çocuktum belki bunun sayesinde yalnızlıktan da keyif almayı öğrendim. Ben kendi kendimle kalabilirim, yalnızlığın sesi beni korkutmuyor. Hiç üzülmem, “Eyvah, nerdeyim ne yapıyorum” diye içimden geçirmem. Keyif alırım yalnızlıktan, doldururum onu. Hiçbir şey yapmadan bir program seyretsen ya da hiç ilgilenmediğin konuda bir yazı bile okusan “Bak, neler öğrendim” dersin. (gülüyoruz…) Aslında yalnız kalınca insanlar kendileriyle yüzleşir belki de korkutan budur.
Son dönemde sinemalarda pek çok Türk filmi görüyoruz. Nasıl buluyorsunuz sinemamızın geldiği noktayı?
Çok güzel, çok umutluyum bütün gençlerden. Özellikle Nuri Bilge Ceylan’ı, Fatih Akın’ı, Semih Kaplanoğlu’nu artık herkes biliyor. Onlardan sonra gelen genç kuşak da inanılmaz. Kısa film çeken, belgesel çeken tüm çocuklardan, okuldan ya da sonradan kendilerini sinema kulüplerinde yetiştirenlerden hepsinden çok umutluyum. Ben Türk sinemasının gerçekten günün birinde çok iyi olacağına inanıyorum. Kaldı ki inanılmaz hikayeler var, inanılmaz bir insanımız var.
Ya Kavak Yelleri’ndeki genç arkadaşlar?
Onlar daha çok gençler, bir değerlendirmede bulunmak için birkaç farklı çalışmasını daha görelim. Çok geliştiler. 3 yıl içinde hem yaşça büyüdüler hem de işin püf noktalarını öğrendiler. En azından oyunculuğun ne kadar sorumluluk gerektirdiğini, ne kadar emek istediğini öğrendiler. Tabi onlar, 4 genç çok yoruluyorlar dizi onların üzerine kurulu. Her yere koşuyorlar oradan oraya. Ama daha sonraki çalışmalarında onlara çok faydası olacak tüm bunların. İlk çalışmalarındaki bu yorgunluklar onlara güzel bir şekilde geri dönecek. Şu an yaşlarını oynuyorlar, bundan sonraki çalışmalarda artık karakter oynayacaklar. İnşallah ben onları da göreceğim. Şunu söylemeliyim; çalışkanlar, işlerini ciddiye aldılar ve emek veriyorlar. Sanıyorum ileride güzel işler yapacaklar.
Diziler üzerine ahlak tartışmaları için ne düşünüyorsunuz?
Bunlar hayata dair şeyler. Hepimiz Kavak Yelleri’ndeki gibi lisede benzer şeyler yaşamıştır. 40 yıl önceyi düşünüyorum, aynı olaylar vardı. Bunlar hepimizin bildiği, yaşadığı ya da yakın çevresinde tanık olduğu olaylardır. Herkesin başından geçmiştir dizilerdeki bazı olaylar. Ben bunların üstünde durmuyorum ve kimse durmamalı diyorum. Biraz abartı da var elbette ama öyle olduğu gibi seyredeceksin. Hoşlanıyorsan izleyeceksin, olmadı kapatacaksın. Bu kadar basit de bir çözümü var.
Kavak Yelleri bir Ege dizisi ve annenizde İzmir’de yaşıyor. İzmir’e çok yabancı sayılmazsınız. Kavak Yelleri ile buluşmanız nasıl oldu?
Aliye dizisinden sonra dominant, ilkeleri olan, katı, kuralcı, yukarıdan bakan otoriter karakterler geldi önüme hep. Ben de “Yok, ben başka bir şey istiyorum” dedim. Rahmetli Osman Yağmurdereli beni bir yapımda oynatmak istiyordu. Kendi arayıp sordu, “Ayten ne oynamak istiyorsun?” Ben de “Bilmiyorum ama başka bir şey istiyorum” dedim ısrarla. O da dedi ki; “Gel o zaman nasıl bir şey istiyorsan yazdıralım…” (gülüyoruz) Hiç unutmuyorum bu dediğini… Ben onu demek istemiyorum ki o gelecek bana biliyorum derken gerçekten de Kavak Yelleri’ni gönderdiler. Baktım ve “işte bu” dedim. Bazen içimden geliyor, bazen de dramaturji bilmem, sayesinde alt metni çabuk okumam, bu alt metinden bir yere varmam ve bütün edinmiş olduğum bilgi ve birikimle yapıyorum bu seçimi. Daha çok sezgilerimle yani. 2 sayfa okurum ve aşağı yukarı kestiririm iyi bir şey olup olmadığını. Her şey çok doğal bizde… (patlatıyor kahkahayı)
Annenizin İzmir’de evi var, bildiğim kadarıyla. Bu İzmir bağı nasıl oluştu?
Rumeliliyiz biz anne-baba tarafından. Eskişehir’e yerleşmişler önce, sonra Ankara’ya. İzmir’i gezip görmüşler ve çok sevmişler. Burada arkadaşları da vardı. Yaşlılıklarını burada geçirmeye karar verip, 40’lı yaşlarda İzmir’e yerleştiler. Fuarı, aşıklar yolunu, göl gazinosunu falan hepsini bilirim ben. Karşıyaka’yı tercih etmişler. Önce deniz manzaralı bu Yalı tarafındaydı ev. Sonra Çamlık, en sonda Girne Caddesi’ne geldi annem. Şimdi felç geçirdiği için İstanbul’a götürdüm annemi. Buradaki evi de diri tutmaya çalışıyorum. Şimdi bu ev bana hem hüzün veriyor hem de mutlu oluyorum. Orada 1 gün iyi isem 2 gün eşyalara falan baktıkça hüzünleniyorum. Ama İzmir’i bırakmak, vazgeçmek gibi bir düşüncem yok. Çok seviyorum bu şehri, kendim gibi hissediyorum. Artık bundan sonra dönüş olmaz. İzmir’in en güzel yanı, bu şehre sahip olabiliyorsunuz. Siz sahip olabiliyorsunuz, “İzmir, benim” diyorsunuz. İnsan sahip olabildiğini hissettiği yerde kendini güvende hissediyor.
Röportaj: Hanze İNCİ
Fotoğraf: Mehmet Emin AL

